Son Dakika: 38 YIL GEÇTİ ACILAR HALA TAZE
AnasayfaYazarlarAlbümAnketlerÜye KayıtÜye GirişHostingWeb Tasarımİletişim

MARE NOSTRUM EVET, DENİZ BİZİM




Mare Nostrum` evet, Deniz bizim...

Eğer dünyada bir Che Guevera mitolojisi oluşmuş ve de Che kültürüne eklemlenmişse, aynısı Türkiye`de de Deniz için yapılmak istendi: Oysa o sadece bizimdir, sosyalistlerin... Devrimciler tüm yurtta onları anıyor

1965`ten sonra Türkiye`de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu`nun (THKO) kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmiş, 27 Şubat 1947`de Ankara`nın Ayaş ilçesinde doğdu.

Öğretmen bir ailenin çocuğu olarak çeşitli kentlerde ilk ve ortaöğrenimini tamamladı. Liseyi İstanbul`da bitirdi.

1966`da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi`ne giren Deniz, henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. 1965`te Türkiye İşçi Partisi`nin Üsküdar ilçesine üye oldu.

İlk kez 31 Ağustos 1966`da Ankara`dan İstanbul`a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin Taksim Anıtı`na çelenk koymaları sırasında işçileri destekleyen ve Türk-İş yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında gözaltına alındı. Ardından 19 Ocak 1967`de Türkiye Milli Talebe Federasyonu(TMTF) binasının yeddi emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı.

22 Kasım 1967`de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs mitingi sırasında Âşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesiyle gözaltına alınıp, daha sonra serbest bırakılan Deniz, Hukuk Fakültesi`nde birlikte olduğu arkadaşlarıyla birlikte 30 Ocak 1968`de Devrimci Hukuklular Örgütü`nü kurdu.

7 Mart 1968`de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantısında konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk`ü protesto ettiği için tutuklandı.

23 Eylül 1969`da Hukuk Fakültesi`nde olduğu sırada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Deniz, 25 Kasım`da serbest bırakıldı. Ancak, Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi`nde Battal Mehetoğlu`nun faşistler tarafından öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Deniz`e ait olduğu iddia edilerek hakkında yeniden tutuklama kararı alındı. 20 Aralık 1969`da yakalanan Deniz, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin`le birlikte 18 Eylül 1970`e kadar hapishanede kaldı.

Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak, mücadelesini değişik alanlarda sürdürmeyi planladı. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan`la birlikte THKO`yu kurdu. 11 Ocak 1971`de THKO adına Ankara`da İş Bankası Emek Şubesi soygununu gerçekleştirenler arasında yer aldı.

4 Mart 1971`de dört ABD`li askerin Balgat`taki Tuslog Tesisleri`nden kaçırılması eyleminde de bulunan Deniz, askerlerin serbest bırakılmasından sonra Sivas`ın Şarkışla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Arslan`la birlikte yakalandı.

16 Temmuz 1971`de başlayan THKO-1 Davası`nda TCK`nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle, 9 Ekim 1971`de idam cezasına çarptırıldı.

6 Mayıs 1972 günü sabaha karşı devlet güçlerince idam edilerek fiziksel yaşamı sona erdirildi...

HÜSEYİN İNAN`IN HAYAT YOLCULUĞU

1949`da Kayseri`nin Sarız ilçesine bağlı Bozhüyük köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu Sarız`da, liseyi Kayseri`de okudu. 1966`da ODTÜ İdari Bilimler Bölümü`ne kayıt oldu.

Sosyalist Fikir Kulübü(SKF) ve bu derneğin bağlı olduğu DEV-GENÇ`e üye oldu. Bu arada TİP`e de katılarak, bu partinin etkinliklerinde yer aldı. Aynı dönemde, gerek İstanbul ve Ankara, gerek İzmir ve diğer yörelerde anti-emperyalist eylemlere katıldı.

ABD 6. Filosu`na yönelik eylem ve mitinglerin içinde bulundu. Toprak işgallerine, kırsal yörelerdeki mitinglere, etkinliklere katıldı. 1966-67 öğretim yılında, gerçekleşen ODTÜ Hazırlık sınıfı boykotunun örgütlenmesine önderlik etti.

1968`de TİP ve daha sonra MDD içindeki ayrılıklarda, giderek belirginleşen gizli ve dar örgütçülük fikri etrafında çekirdek bir grup oluşturup, kır gerillası yoluyla anti-emperyalist mücadele verme fikrini geliştirmeye çalıştı. Aynı yıl İdari İlimler Fakültesi`nden çıkarılan Hüseyin İnan, ODTÜ yurtlarında kalmaya devam etti. 14 Ekim 1969`da, grubun önemli bir kesimiyle birlikte Suriye üzerinden Ürdün`e, Filistin Kurtuluş Örgütü`nün (FKÖ) asıl gücünü oluşturan `El Fetih` kamplarına gitti. Burada FKÖ saflarında İsrail`e karşı savaştı. İsrail içlerindeki karakol baskınlarında bizzat yer aldı.

Ankara`ya döndüğünde, kafasındaki kır gerillası fikri iyice berraklaşmıştı. Benzeri düşünceler taşıyan ve aynı eylem çizgisini benimseyen, başlarında Deniz Gezmiş`in yer aldığı İstanbul grubuyla bir araya gelerek Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu`nu (THKO) kurdu.

Hüseyin, kitle hareketleri içinde hemen hemen hiç tanınmayan biri olmakla birlikte, örgütleyici niteliği, insanlarla ilişki kurma becerisi ve kararlığıyla grup içinde sivrilmişti. O dönemlerde önemli ölçüde karizması olan Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Cihan Alptekin`in de yer aldığı THKO`nun tartışmasız önderi haline geldi. Daha sonra, yaygınlaşan silahlı eylemlere önderlik etmekle kalmadı, bütün eylemlerin bizzat içerisinde oldu.

24 Mart 1971`de Kayseri`nin Pınarbaşı ilçesinde yakalanarak Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan`la birlikte Ankara 1 no`lu Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından 9 Kasım 1971`de idama mahkûm oldu.

İdamların önlenmesi için gerek Meclis`te, gerek kamuoyunda ve gerekse örgüt arkadaşları tarafından çeşitli girişimlerde bulunulmasına karşın Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan`la birlikte 6 Mayıs 1972`de idam edilerek fiziksel yaşamı sona erdirildi..

ÜÇÜNÜN YOLLARI KESİŞİYOR

1947`de Yozgat`ın Çekerek ilçesine bağlı Kuşsaray köyünde doğdu. ODTÜ öğrencisi, ODTÜ SFK üyesi. 68 Kuşağı gençlik mücadelesinin tanınmış adlarından. ABD Büyükleçisi Kommer`in otomobilini yakanlardan. Öğrenci eylemleri nedeniyle okulundan uzaklaştırıldı. DEV-GENÇ içindeki tartışmalarda Deniz Gezmiş ve grubunun yanında yer aldı. Bu grupla birlikte Filistin`de askeri eğitimden geçti. Filistin dönüşünde yakalanarak gözaltına alındı. Hapishane sonrası, gençlik mücadelesinden çekildi ve sonradan THKO`nun kurulmasıyla sonuçlanacak tartışmaların içine girdi. THKO`yu kuran çekirdek kadro arasında yer aldı. Bu örgütün şehir gerillası mücadelesinin örgütlenmesinde aktif rol üstlendi.

THKO`nun ilk eylemi sayılan İş Bankası, Ankara Emek şubesi soygununu Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Sinan Cemgil`le birlikte gerçekleştirdi. Dört ABD`li erin kaçırılması eylemine katıldı. Deniz Gezmiş ile birlikte kırsal alana geçmek için Ankara`yı terk etti. 23 Mart 1971`de Sivas Şarkışla`nın Gemerek beldesinde güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada yaralı ele geçirildi.

6 Mayıs 1972`de Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan`la birlikte Ankara`da idam edilerek fiziksel yaşamı sona erdirildi...

Yusuf Arsla N`IN AĞZINDAN

`Şarkışlada`yız, Deniz`le ben... Ateş açılıyor üzerimize Yanlışlıkla tel çitli hükümet konağının bahçesine girdik. Deniz atladı çitin üzerinden.

Ben tam bacağımı çitin üzerinden atarken, havada vuruldum; düştüm yere, kalkamadım, kaldım orada.

Kurşunu yiyince bir sıcaklık, bir yanma duydum yalnızca. Hemen bayılmışım. On beş dakika kadar tam baygın kalmışım. Sonra biraz kendime geldim. Yarı baygındım. Hafif kar serpeliyordu, hatırlıyorum.

Yarı baygınken, Deniz`in, elindeki makineliyle tarayarak uzaklaştığını duydum. Bir de bağırış çağırışlar.

Ben yüzükoyun düşüp kapaklanmışım yere, kaldırıma. Yarı baygınım ve duyuyorum bağırışları ve makinelinin sesini.

Müthiş bir işemek isteği. Müthiş çişim var. Çişimi yapmak istiyorum, yapamıyorum.

Kan dolmuş mesaneye. Ve acı başladı.

Bir buçuk iki saat orada öylece kaldım, kaldırımda, yüzükoyun.

Neden sonra yanıma sokuldular. Kim olduğumu bilmiyorlar. Konuşmalarını duyuyorum, anlamıyorum. `Şeyin oğlunu mu vurduk yoksa?` diyorlar. Telaşla bir Dodge`a koyup Sağlık Ocağı`na götürdüler beni.

Deniz`in kasabada tur attığını bilmiyorum. Ama makinelisinin sesini ve bağırışlarını çok iyi hatırlıyorum.

Sağlık Ocağı`nda bir masaya yatırdılar. Yara çok acı veriyor.

O ara sürekli adımı soruyorlar, kim olduğumu öğrenmek istiyorlar. Soranlar polis ve jandarma. Söylemiyorum adımı. Hiçbir şey söylemiyorum. Beni tanıyamadıklarını anlıyorum. Adımı söylersem kaçanın Deniz olduğunu hemen anlayacaklar. Onun hâlâ yakalanmadığını da konuşmalardan anlıyorum. Susuyorum. Adımı sorduklarında acıdan bağırır gibi yapıyorum, bağırıyorum ya da bayılma durumuna giriyorum, sözde bayılıyorum.

Sağlık Ocağı`ndayken, bir masanın üzerine uzatılmışım, kasığımdan yaralıyım ve ilginenen yok. Yalnızca kimliğimi çözmeye çalışıyorlar.

Fotoğraflar getirdiler, baktılar bir bir. O zaman tanıdılar beni.

`Yusuf Arslan bu!` dediklerini duydum. `Yusuf Arslan bu!` dediler ve işte o zaman soymaya başladılar beni.

Çitin üzerinden yaralanıp kaldırıma düştüğümde elimde tabancam vardı. Bakıyorum, tabancam yok elimde. Almış biri, kim almışsa.

Beni soyuşları bile korka korka oluyor.

`Dikkatli olun, kendini de uçurur, bizi de` diyor çekingen, tedirgin bir ses. Dikkatle, özenle soyuyorlar beni, üstümdekileri bir bir çıkarıyorlar. Fanilamın üstünde, Ankara`da kaçırıp sonra salıverdiğimiz dört Amerikalı`dan biri olan Başçavuş Jimmy`nin madalyonu vardı. Bir anı olarak almıştım Jimmy`den. Kolye gibi boynuma takmıştım; kurşunun kalbime girmesini önlesin diye. Madalyonun üzerindeki `police` yazını okudular.

`Ne yaptık` dedi biri. `Gizli polisi vurmuşuz!`

Sonra bunun Amerikalı bir polise ait olduğunu askeri doktor akıl edip çıkardı.

Sivas valisine telefon ettiler: `Acele hastaneye kaldırılması,` gerekiyor dediler. Vali de `Ben arabayla çıkıncaya kadar yola çıkarmayın,` demiş.

Bir ara yaralı bir kadını getirdiler. Bir eli kan içindeydi.

`Siz de adam mısınız, bir adamı yakalayamadınız!` diye çıkıştı oradakilere.

Beni gördü, ama bir şey söylemedi. Elinden yaralı olan bu kadının, Deniz`in yanlışlıkla vurduğu kadın olduğunu çok sonra öğrendim; astsubayın karısıymış.

Sonra savcı geldi. Hâlâ benim Yusuf Arslan olduğum konusunda kesin bir inançları yok. Fotoğraftan beni tanıdıkları halde hâlâ bana adımı sorup duruyorlar. Deniz`in adı da dolaşıyor ağızlarında.

İşte o ara, `Yenibuçuk`taki barikatı da yarıp geçmiş` diye konuştuklarını duydum aralarında.

Sağlık Ocağı`nın ambulansı olduğu halde göndermediler beni. Gördüm, hiçbir tıbbi önlem alma olanakları yoktu oradakilerin. Ne yazık. Adı Sağlık Ocağı!

Dış kanama durmuştu. Ama iç kanama sürüyormuş. O ara, `Adın ne?`, `Nereye gidiyordun?`, `Yusuf Arslan mısın?` diye sorup duruyorlardı yine. Deniz`in yakalandığı haberi gelince, sonunda ben de konuştum. Adımı söyledim.

Çatışma olduğunda, ben yaralandığımda saat altı, altı buçuk falandı. O saatlerde girmiştik Gemerek`e. Oysa Deniz`in yakalandığı haberi geldiğinde saat gecenin iki, iki buçuğu falandı; o sıralardaydı işte.

Polisin biri, Ankara`daki polislerden birini yaralama olayını hatırlatıp yüzüme bir yumruk indirdi. Aldırmadım.

Belimden aşağısı çıplaktı. Soymuşlardı. Soğuktu. Donuyordum. Örtmüyorlardı üstümü.

Sonunda ambulans geldi. Deniz`i yakalayan Sivas Jandarma Komutanı ve Sivas emniyet Müdürü de geldiler. Ambulansa attılar beni. Sivas`a doğru yola koyulduk. Yolda hâlâ belimden aşağısı çıplak. Tipi. Kar. Ambulansta soğuktan donabilirim. Dişlerim birbirine vuruyordu. Yol boyunca yarı baygınlık durumundayım, bayılıp ayılıyorum.

`Ölüyor` sesleri çalınıyor kulağıma. Her şey düş gibi geliyor bana o ara. Nasıl olup da yakalandığımıza bir türlü akıl erdiremiyorum, inanamıyorum.

Sivas`a sabahın beş buçuğunda falan geldik. Ortalık aydınlanıyordu. Vali de geldi.

Ameliyat salonuna aldılar beni. Sivas Emniyet Müdürü, yaşamamdan umudunu kesmiş olmalı ki, ölmeden önce ifademi almaya çalıştı. Görevini eksiksiz yapmaya çalışıyordu. Ameliyat masasındayım ve başıma dikilmiş sorular soruyordu:

`Nereye gidiyordunuz?`

`Diyarbakır dolaylarına.`

`Ne yapacaktınız orada?`

`Sığınabileceğimiz bir köy bulabilirsek orada kalacaktık, olmazsa dışarı çıkacaktık.`

`Komünist bir ülkeye mi sığınacaktınız?`

`Komünist olmayan bir ülkeye gidecektik.`

Böyle sormuştu, böyle söylemiştim. İfademde yazılıdır bunlar.

Sonra ameliyat ettiler beni. Ameliyat eden doktor, demokrat bir insandı, gerçek bir doktordu. Başka bir doktorun eline düşseydim ölebilirdim.

Bir ara Emniyet Müdürü, `Deniz`in ifadesine göre, yanınızda başkaları da varmış, kaçmışlar,` dedi. Ona bağırdığımı hatırlıyorum.

Yakalandığımıza bir türlü inanamıyordum. Her şey düş gibi geliyordu bana, ciddiye alamıyordum. Ameliyattan çıktığımda, ayağımdan karyolaya zincirle bağlanmış olduğumu gördüm. Odada polis vardı.

Doktor sık sık geliyordu yanıma. Bir fırsatını bulunca eğiliyor, yavaş sesle, beni gerçekten rahatlatan, umutlandıran bir iki güzel söz ediyordu bana; biraz olsun yatışıyordum.

Ameliyatın ertesi gece babam geldi. Ancak bir iki dakika kadar konuşabildik. Ona neler dediğimi, neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum.

Babam gittikten sonra durumu iyice kavradım: Yakalanmıştık. İşte o zaman çok üzüldüm, büyük acı duydum. Ama yakalananlar ikimizdik, Deniz`le ben. Öbür arkadaşlara güvenim tamdı. Nasıl olsa çıkabileceğimizi düşündüm. Hastanede doktor, hemşireler, çalışan öbür görevliler, herkes bana gerçekten çok iyi davrandı. Sivas Belediye Başkanı, `Elimden bir şey gelmiyor` diyordu.

Ankara`dan isteniyordum. Ameliyatımı yapan o yürekli doktor diretti, bir hafta falan vermedi beni. Ya ikinci, ya üçüncü gündü, zatürree oldum. Yolda çok üşümüştüm. Yine komaya girdim. Sivas`ta dördüncü gündü, Hüseyin`le Nakipoğlu`nun yakalandığını söylediler. Doktor söyledi. Çok üzüldüm. Ateşim kırka çıktı üzüntüden.

Bir hafta sonra Ankara`ya getirdiler. Karnımda iki hortum vardı, bir hortum da kamışta. Çok eziyetli bir yolculuk oldu.

Numune Hastanesi`ne getirdiler. Hastanenin başhekimi AP milletvekilliği filan yapmış. Beni kabul etmedi hastaneye. O durumda Merkez Cezaevi`ne gönderildim. Cezaevinde o gece sabaha kadar acıdan kıvranıp durdum. Merkez Cezaevi`ne getirildiğim günün gecesi yine komaya girdim. Sabah konsültasyon ve yine Numune Hastanesi…

Orada bir buçuk, iki ay kadar kaldım. Sürekli serum verildi. Karnımda iltihaplanma vardı. Yemek yiyemiyordum. Tuvalete çıkamıyordum. Sonunda iltihap durumu geçti. Yeniden Merkez Cezaevi`ne götürüldüm.Numune`de toplum polislerinin odama girmesi yasaktı.

Dışarıda bekliyorlardı. Yalnızlıktan bunalınca onları çağırtıyordum. Konuşuyorduk. Tavırları iyiydi. Bir keresinde içlerinden biriyle aramda bir atışma oldu, askerler tuttukları gibi alıp dışarı çıkardılar polisi. Odada bir başçavuş, iki üç asker, sürekli bekliyorlardı başımda.

Dışarıda da yirmi, yirmi beş kişilik bir asker topluluğu bekliyormuş. Kapımın dışında da toplum polisleri.

Mahkeme idam kararı verecek. Ama üç, ama dört kişiye. Verirler. Kararı yerine getirebilirlerse getirirler. Ben cezaevindeyken İstanbul`da Elrom kaçırıldı. Sinanlar vuruldu.

Cihanlar yakalandı. Mahir, Cevahir sıkıştırıldı. Üst üste geldi bu acı haberler. Başka mahkûmlarla birlikte yatıyordum. Dertleşeceğim

`Mahir Deniz İbo` kitabından alınmıştır

***

Bizim Deniz- Mare Nostrum...

En uzun koşuysa elbet

Türkiye`de de Devrim

O, onun en güzel yüz metresini koştu

En sekmez luverin namlusundan fırlayarak ...

En hızlısıydı hepimizin,

En önce göğüsledi ipi...

Acıyorsam sana anam avradım olsun

Ama aşk olsun sana çocuk, Aşk olsun...

Reklam Alanı

http://www.acilhost.com/
http://www.denizweb.net/

Bu haber 12/05/2009 tarihinde eklenmiştir.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 

Yazarlar

Cengiz ÇANDAR

68 kuşağı, Deniz Gezmiş, biz, hepimiz
 

Hasan CEMAL

Deniz Gezmiş’lere mısır patlatır gibi bomba patlattıranlar...
 

Doğan AVCIOĞLU

GERİLLA
 

Oral ÇALIŞLAR

Baki Tuğ ve Deniz Gezmiş...
 

Güneri CİVAOĞLU

DENİZ GEZMİŞ'İN "BİLİM " VASİYETİ
 

R.Ozan KÜTAHYALI

Bir İttihatçı olarak Deniz Gezmiş
 

Engin ARDIÇ

DENİZ GEZMİŞ MODASI
 

Kürşad BUMİN

Bir kere daha: Demirel ve idamlar
 

Nazlı ILICAK

DENİZLERİN İDAMINDA SORUMLU DEMİREL DEĞİL...
 

Ergün BABAHAN

Elinizde kan izi var Süleyman Bey
 

Uğur MUMCU

ASILDIK EY HALKIM UNUTMA BİZİ ...
 

Taha AKYOL

Deniz Gezmiş efsanesi
 

Ertuğrul ÖZKÖK

Deniz Gezmiş’i milli irade astı